NaZeNDe

NaZeNDe'nin Kaleminden

Dostları Olmalı İnsanın

Ocak13

Doktora gitmeye korkan insanlar görürüz etrafımızda. Hastalardır, acı çekiyorlardır. Bunu bildikleri halde, en çok doktorun ağzından duymaya korkarlar hasta olduklarını.

Henüz tanısı konmamış hastalıklar, tanısı konmuş hastalıklardan daha çok ümitlendirir insanı. Teşhis koyuldu mu bir kere hastalığa, kabullenmek gerekir çünkü. Artık adı konmuştur, hastalıktır, bellidir, kabullenmekten başka bir çare bıraktırmaz insana.

Halbuki doktor ´Hastasın´ demese, nasılsa bastıracaktır hasta hastalığını geçeceği ümidiyle. Adı konmayınca, daha az üzülecektir. Daha az acıyacaktır yaraları .

Henüz tanısı konmamış hastalar gibiyiz hepimiz.Mutsuzluklarımızı fark etmesinler, ´iyi değilsin ´ demesinler diye, hep bir yerlere, kalbimizin en kuytusunda bir yerlere gömmeye çalışırız duygularımızı.

Çünkü ´ mutsuzsun´ dediler mi bir kere, bir kere koydular mı adını, tanısını, gerçekten mutsuz olacağımızı biliriz. Eşin dostun ruh durumumuza ‘tanı´ koymaları endişesiyle kaçırırız gözlerimizi bazen sevdiklerimizden… Mutsuzluğumuzu tekit etmelerinden korkarız.

Eskiler, ´ Kırk kere birine deli dersen, deli olur ´ demişler.

Kırk kere tekrarlayınca bir sıfatı, artık o sıfat yerleşirmiş sahibine. Kırk kere ´ Sen hastasın ´ denilen insan, hasta olurmuş denilir.

İnsan, ağzından çıkan her şeye vakti gelir, kendi de inanır. İnandırır kendini. Kendine iyiliği telkin etmesi insanın, işte bu yüzdendir. İyi ilaç bedeni hastalıkları nasıl tedavi ediyorsa, iyi sözün de ruhi hastalıkları tedavi edici özelliği vardır.

Bu yüzden, etrafında ´ iyi olacaksın ´ diyen dostları olmalı insanın. Ümit eken, ümit biçen, güzel söz söyleyen, yargılamadan dinleyen, hakkı ve sabrı tavsiye eden, gerekirse kırk gün boyunca iyiliği telkin eden dostları olmalı insanın.

Her şeyin iyi olacağını söyleyince dostunuz, yani sevdiğiniz ve inandığınız insan, bir ümit tohumu ekmiştir kalbinize. Şayet gerçek dost ise dost bildiğiniz, ilaç gibi şifadır sözleri ruhunuza. Sonrasında da dostunuz bırakmaz sizi. Sular ümitlerinizi, biçer kederlerinizi, budar hayallerinizi ve yeşertir belki de ümit çiçeğinizi..

Kırk güzel kelimeyi hiç usanmadan, kırk gün kuracak dostları olmalı insanın. Kırk gün boyunca hiç usanmadan sevecek, kırk gün dert dinleyecek, kırk gün her türlü nazı bıkmadan çekecek dostları olmalı insanın.

Güzel söz, gönlü gül gülistan eder, kışı yaza çevirir. Tüm gamı, kasaveti alır bazen dostun bir güzel sözü, insanın kalbinden.Güzel söz, düşmanlığı bile dostluğa çevirendir. Nitekim Hz. Pir Mevlana Celaleddin Rumi de bu hususta şöyle demiştir oğluna ;

´´ Bahaeddin! Düşmanını sevmek ve düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle. O düşman senin dostun olur. Çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır… ´´

Hz. Mevlana ne de güzel söylemiş.

Geriye kalan, kocaman bir sükut olmalı bu cümleden sonra.

Dost’ça kalın..

/p

posted under Genel | No Comments »

Ve Giderken..

Ocak10

Gün oldu, cümleler kurdum
Duvarı hayal olan
İskeleti düş
Çatısı rüya
Gövdesi Anka,
Bir cümle ki ;

Kaf dağının ardında..
Okunmamış, dinlenmemiş.
Neylersin
Dinlenesi değilmiş

Gün oldu; kendi kurduğum cümlelere
oturup kendim ağladım..
Gün oldu,
Yapayalnızdım..
Gün oldu,
Kendimi en çok aya yakın hissettim
Ve yıldızlara sonra..
Gün oldu ;
Aşık oldum aya
Ve sonra yıldızlara..

Gün oldu;
Acıdım kendime.
Bu acımak duygusuyla kendimi acıttım
Gün oldu,
Gülemedim,
denedim.
Unutmuşum onu meğer, ah yazık
Geçmiş ve gecikmiş  rüyalarımda.

Gün oldu ;
Devletler kurdum içimde..
Serin nehirleri dolaştırdım kanımda
Ne okyanusları büyüttüm kalbimde !
Saydamdı,

gözükmüyordu bakınca dışarıdan
Gün oldu, ben bile göremez oldum ışıklarını
İçimde büyüttüğüm şehirlerimin

Gün oldu,

Kendi kurduğum devletlerle savaştım
Kaybeden de ben oldum, kazanan da ben
Kah zafer sarhoşuydum,
Kah şehit düşmüştüm
İçinde ülkelerimin..
‘ Söylenme ‘ dedim kendime..

Karışma !
Ölen de benim, öldüren de ben
İstersem uyanırım ülkelerimden

Gün oldu;

kurudum bir yaprak gibi
Beklenen de buydu,
Sonbahardı  mevsimlerden
Normal dediler, ‘ Olur’ dediler
Bir ben biliyordum
Bazı ağaçların yaprak dökmediğini
Sonbaharlarda.

Gün olur;
Gidesim gelir, gidemem
Giymişimdir gömleğini dünyanın
Öyle bir gömlek ki ; yenleri
Arkadan bağlıdır, ayırmak olmaz
Gün olur ruhum firar etmek ister kendimden
Bir rüyalık mesafeye kaçamaz

İçimdeki cümlelerin isyanını
Dikta ile bastırırm, gün olur.

Gün olur,
Ağartırım hecelerin saçını,
Gün olur ;

Kalbime sultan eylerim
Gün olur ;
Cümlelerimi alır, giderim
Selam etmeden
Haber vermeden
Eyvallah demeden
Artık gün olmaz
Çünkü
Gün bitmiştir çoktan.

Derviş Ve Ölüm

Aralık8

Mütemadiyen seslerini duyduğumuz insanlar vardır etrafımızda. Seslerini tanırız, tınısını biliriz. Bazen yüzlerinden uzak olsak da, ruhsal olarak ne durumda olduklarını anlarız ses tonlarından.

Hayatımızdaki insanları seslerince anlarız. Ses kalbin ve beynin yankısıdır. Ses, kimliğin ifade ediliş biçimidir ve biz insanları bu biçimde tanırız.

Bir kısım insanların dışa vurduğu, kendilerini ifade ettiğii şeyler yüzeyseldir. Yürek seslerininden ipucu vermezler. Olay ve durumları, yorum katmadan anlatırlar. Hissettiklerinden bahsetmezler. Hayatımızın ‘Resmi’ insanlardır bunlar..

Bazılarının iç sesleri duyarsınız. Kalp hezeyanlarını, yürek yangınlarını paylaşırlar. Onlarla birlikteyken olaylarla değil, hislerle konuşur, onun hissettilerini hissedersiniz. İç seslerini dinlersiniz uzun uzun. Tanırsınız onları. Ki: bu vasıfla hayatınızda olanların, ‘DOST’ tur isimleri..

Bir kısmının da, iç sesini duymaz, ama hissettiğini hissedersiniz. Kimbilir, Belki AŞK’ tır bunun da adı..

Herkes bakar oysa gökyüzüne. Herkes görür ayı, yıldızları. Ve herkesin içinde dalgalanır koyu renkli okyanuslar. Ama hissetmek, kendi içinde bir sestir insanın. Dipsiz bir kuyu gibi dalga dalga yayılır ruhun duvarlarında.

Ama vuramaz her insan iç sesini dışarıya. Kimi insan için mahremiyettir konuşmak.. Bu yüzden bazılarıyla mezara gider söylenmemiş tüm sözler. Kendileriyle birlikte, sözlerini de bilinmezliğe götürürler.

Bazıları da, bir dostun gelip okumasını bekler kendi iç sesini. Bulamazsa, kapatır kapağını sandığın, kilitler ve saklar anahtarını ilelebet. Hayatlarının çoğu dönemlerinde Mevlana’ca  Şems’lerini aramışlar, ufuktan ansızın atıyla çıkagelecek  bir dostun yolunu gözlemişlerdir de, bulamayınca da kimseyi paylaşmaya değer görememişlerdir. Susmuş, Hamuş olmuşlardır..

…………….

İnsanların iç seslerini dinlemeyi severim. İşte bu pencereden bakınca, geçtiğimiz haftalarda elime geçen kitabı, bir solukta bitiriverdim.

Mevlevi Tekkesinde yaşayan bir dervişin iç sesini dinledim uzun uzun..

Suya bakınca ne düşündüğünü, dostlarını nasıl sevdiğini, kitaplarını, yürüdüğü yollardaki kıvrımları görürcesine dinledim.

Biraz daha zorlasaydım, yüzünü bile görebilecektim !

Bir dervişin gözünden baktım hayata. Bir derviş gözüyle arşınladım sokakları, mevsimlere gözgezdirdim..

Ben de sevdim Hasan’ı. Ben de bir miktar uzak oldum babamdan.. Benim de kardeşim öldürüldü, ağldım.. Ben de anlaşılmak istedim hayatımın uzunca bir döneminde, ama dengimi bulamadım. Ve sonra..

Sonrasında iç sesini bu dervişin, varın siz dinleyin gözlerinizle.

‘Derviş Ve Ölüm’ isimli kitabın içeriğinden, çokta büyük olaylar beklemeyin.. Olaydan çok düşünceleri okuyacak, yapılan tasvirlere görürcesine yakın olacaksınız, ta ki kitabın kapağını kapatana kadar..

Meşa Selimoviç imzalı bu güzel kitabı MEB ile birlikte, iyi bir ‘İç ses’ dinleyicisi olarak ben de tavsiye ediyorum herkese.

Hayal dünyanızda iyi seyirler, keyifli dinlemeler diliyorum..

posted under Genel, Gunce | No Comments »

Ekmeği Katık Etmiş Bir Neslin Çocuklarıyız

Kasım14

Allah tarafından mütemadiyen düşünebilme ,etraflıca ve uzun uzadıya düşünebilme meziyetiyle donatılmış bir insanım, huyum kurusun .

Bu sabah ki düşey ve düşsel gezintilerimde ise çocukluğuma düştü yolum. Kendi çocukluğuma indim. Kendimi, içimde çocukluğumu içselleştirdim.

Şöyle derken buldum kendimi, kendime :

Tam da otuz yaşıma gelmişim . Küçükken ufacıkken, top oynayıp acıkmış bir çocukken, doğal devinimimi tamamlayıp büyümüş , anne olmuşum.

Peki ya o zaman nedendir benim şu önümde duran üç  kutu sürülebilir akışkan çikolataları (reklam olmasın, anladınız siz onu) bir kez bile olsun kaşık kaşık yiyemeyişim ? !

Ne zaman elime bir kaşık alıp bu akıllara zarar lezzet yumağının başına geçsem, gaiplerden bir ses ´Katık et yavrum´ diye beni manen tokatlıyor sanki.

İşte o zaman, elimdeki kaşığı büyük bir vicdan azabıyla bırakıp, bir bıçak alıyorum. Bir dilim de ekmek. Ümitsizce katık ediyorum ekmeği çikolatayla .

Derunuma indim sonra. Taa o top oynayıp acıkma dönemlerime. Düşünüp taşınırken ,buldum sebebini. Çünkü ben bir memur kızıydım. Çünkü ben bu ´Katık et yavrum´ nidalarıyla büyümüş bir neslin, filiz vermiş bir fidanıydım. Ve hem sonrasında arkamdan ağlamasın diye ekmek batırdığım yemeğin suyu, büyüyünce karakterim oluvermiş, ansızın bir kabus gibi çöreklenivermişti beynime !

‘Katık et yavrum! Gelin tabağı yapıver hadi çocuğum ! Bak arkandan ağlar sonra ! ‘ sesleri içimde dalga dalga yayılmış, nesilden nesile geçicek bir zincirleme isim tamlaması haline çoktan dönüşüvermişti.

Otuz yaşıma değil, altmış yaşıma da gelsem, ben o akışkan şeyleri kaşıklayamaz, dibine darı ekemezdim. Yapamazdım bunu ! Bu katık etme psikolojisi benim çocukluğumdan bilinçaltıma yerleşip derunuma öyle bir işlemişti ki, adeta haramla eşdeğer olmuştu o lezzet yumağını kaşıklamak bana ! Tiridine banmaktı benim kaderim, tirit yemek değildi..

Sonra, yemeğin tanelerini yiyip suyunu bırakanlara karşı duyduğum o amansız öfke, poğaçaların içini yiyip hamurunu kıyıya ayıranlara gıcık oluyor olmam, peyniri adeta ekmek yermişçesine katıksız yiyenleri bir kaşık suda boğmak isteyişim de hep bu memur kızı psikolojisiyle alakalıydı.

Elime ne kadar para geçerse geçsin, pahalı kozmetik malzemeleri alamıyor oluşum, bir türlü ´Çünkü ben buna değerim´ diyemiyor oluşum da bundan kaynaklanıyor. Bu yüzdendir, seri sonlarını beklemelerim, bu yüzdendir gelişmiş outlet kültürüm.İşte bu yüzdendir doğan görünümlü şahincesine, pahalı görünümlü ucuz şeylere merakım !

Memur çocuğu psikolojisi !

Ne var ki, bir esnaf çocuğu ile evlenivermişim.

Memur çocuğu ile esnaf çocuğu psikolojileri arasındaki dokuz farkı da bu düşünce çağlayanları içerisinden bir çırpıda çekip çıkarıverdim.



Esnaflar için ay başı ve ay sonu gibi kavramlar pek birşey ifade etmez. Olsa olsa, ay sonunda tahsil edicekleri çekleri olduğundan bir mana ifade ediyor olabilir. Halbuki memur öylemidir ?

Ay sonu demek, tüm hayallerin tekrar tekrar yıkılışı, elde avuçta olanın, yetirilecek sanılıp bir türlü yetirilmeyen o bütçe yırtığının en azamiye yükseldiği zaman dönemidir. Zuladaki düğünden, ya da çocuğun sünnet töreninden kalma çeyrek altınlardan birinin daha feda edilişi demektir memur için ay sonu.

Esnaf, parayı bulduğunda hesapsızca tüketir. Gelecek ayı düşünmez. Gözü karadır. Parayı bulduğunda herşeyin en iyisini alma psikolojisi ile donanmıştır. Bu sebeple esnaf adam, parayı bulunca onu hemen yer, bulamaz ise aç kalır. İdare etmeyi bilmez. Yemeğin tanesini ayıklayan, hoşafın suyunu içen takım, hep bu grubun içerisinden çıkmıştır.

Halbuki memur öyle midir ? Onun hiç ‘çok iyi’ günü olmamıştır. Geleni, gideni hep bellidir. Ve ayağını yorganına göre uzatmak deyimi, memurun yaşam tarzını oluşturmuştur. Maaşını aldığı zaman hiç gidip ´En iyisini´ almak gibi bir eylemde bulunamamıştır. Çünkü bilir ki, birşeyin en iyisin almak, memur için ay sonunu getirememek ile eş değerdir.

Esnaf, yüklü bir mal satarak çok zengin olmayı hayal eder. Memurunsa hiç öyle hayalleri yoktur. Kenara ayıracağı üç kuruşun çoğalacağı günleri ümitsizce bekler durur memur.

Esnaf çocuğu, vaktiyle iyi gününde akışkan çikolatalı ekmek yerken, memur çocuğunun yediği şey, bitkisel margarine serpiştirilmiş şekerli ekmekten başka birşey olmamıştır.

Esnaf, peşin alışveriş yapar. Çocuğuna en iyi bisikleti bir hamlede alıp, bir sonraki ay elde avuçta birşey kalmadığı zaman aç kalma olasılığını göz önünde dahi bulundurmaz. Gözü karadır.

Ancak , taksitli alışverişler memurlar için biçilmiş kaftandır. Az bir meblağı uzun süreli ödemek, maaşın uzun süreyle azar azar eksilmesi demektir. Bu, tam da memurun aradığı şeydir.

Esnaf eşleri, yüklü nakitleri olduğu zaman çocuklarını nazlama, onların istediği şeyleri pişirme lüksüne erişmiş, nakit sevinçleri kursaklarında kaldığında da ´Bir zamanlar biz ne idik´ cümlesini çokça kullanan , görmüş geçirmiş insanlardır.

Halbuki memur eşleri, çocuklarına ne pişirirse, çocukları onu yemek zorundadır. Çocukların naz yapma gibi bir lüksü yoktur. Çünkü ekmek bulamadıkları zaman asla pastayı da bulamayacaklarını bilir memur çocukları.

Memur eşleri ´Biz ne idik bir zamanlar ´ yerine, ´Ben babamın evindeyken ´ cümlesini daha sık kullanırlar, çünkü hiçbir zaman evliyken yüklü miktarda para geçmemiştir ellerine. Dolayısıyla esnaf eşleri gibi hiçbir zaman paraya bağlı bir şımarıklık da yaşamamışlardır.

Esnaf ve ailesinin ‘sonradan görme’ durumuna bağlı huy değişikliğine gitmeleri olasılığı fazladır. Evde Tv izlemenin yerine sinemaya gitmek, evde pişen etli kuru fasulyenin yerine restorantlarda Sushi yemek gibi bir ´Ay ne oldum ben ´ hissine kapılabilirler. Ne kadar ekmek , o kadar köfte uğruna her türlü pahalı hobilere, – hiç anlamasalar da – her zaman açıktırlar.

Durumları basamak atladıkça, altın sarısı bir dekorasyona bürünür evleri. Sınıf atladıkları zannına kapılarak önce evlerini, sonra çevrelerini yenilerler. Pahalı zevkleri olan insanlara yakınlaşırlar.

Memur ve ailesi ise, her zaman rutin hobilerine talim etme vefalılığını göstericek kadar erdemli insanlardır. Peçete koleksiyonu ile mutlu olmayı bilirler. Çevrelerine karşı oldukça duyarlıdırlar, sınıf atlama olasılıkları olmadığı için , ahbap, dostlarına karşı sadıktırlar. Onların sonradan görme ! ihtimalleri, aile büyüklerinin hakkın rahmetine kavuşması ile başlayacağı için, aynı zamanda oldukça sabırlıdırlar da.

İşte böyledir esnaf ve memur aileleri.

Böyle ailelerde yetişmiş çocukların psikolojileri bir ömür sürecek, ve bu hiçbir zaman değişmeyecektir. ‘Esnaf ailesi çocuğu’, parayı bulduğunda har vurup harman savuracak bir düzene alıştığı için, esnaftan hiçbir zaman kız alınmamlıdır. Memur çocuğu da, elindeki artırdığı paraya bile kıyıp harcayamayacağı için, ondan hiçbir zaman iyi ve cömert bir erkek çıkmaz. Memur çocuğuna asla kız verilmemeli, esnaftan ise asla kız alınmamalıdır !

Bu durumda en iyi karı-koca denklemi, memur kızı ve esnaf oğludur.

Esnaf oğlu gerektiği zaman karısı için para harcamayı bilecek, bonkör bir eş olacak, memur kızı da o bol zamanlarında akıllıca davranıp kıyıya köşeye birkaç kuruş atma psikolojisine sahip olduğu için, kocasına zor zamanlarında kıyıda kalıp küflenmiş parasıyla destek olacaktır.

Memur kızına not : Yemeyip, içmeyip artırdığı paralarını mümkünse esnaf oğlu kocasından gizli saklı biriktirsin. Esnaf oğlu sıkıntıya gelemediği için, en ufak bir zorlukta müracat edeceği ilk şey, bu yastık altı birikimler olacaktır..

Son olarak,

Charlie´nin çikolata fabrikasındaki çikolata nehirine düşsem bile , ben o akışkan şeyleri kafama dikemem. Çünkü ben bir memur kızıyım. Bu durumda, durmak yok, çorbaya ekmek doğramaya devam ! demek kalıyor geriye..

NOT: İş bu yazının, gerçek kişi ve kuruluşlar ile uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur. Mevzubahis karakterler tamamiyle hayal ürününden ibarettir. :)


posted under Genel, Gunce | 1 Comment »

Ve Acılar da Geçicek

Eylül17

Yaratılmış İnsanoğlundan hiç kimse, hayatında zorluğa, güçlüğü ve sıkıntıya talip olmaz.

Zorluk ve sıkıntı talep edilmemesine karşın, insan olmanın, yaratılmış olmanın bir cilvesidir .

Rabbin vermiş olduğu acı bir meyvedir zorluk. Sonucu tatlı olarak biten, çoğu zaman.

Ve Yaratan, ´ Sabredenler ile birlikte ´ olduğunu söyler Kutsal Kitabımızda. Zorluğa karşı sabırlı olmamızı öğütlerken, bu yolda yalnız olmadığımızı ´kendisiyle birlikte´ olduğumuzu müjdeler adeta. Bu dünyada olmasa bile, Cennette onu bekleyen güzellikleri hatırlatır. Eninde sonunda güzel bir varış yerine bizleri ulaştıracağını bildirir.

İşte bu yüzden, yaradanla birlikte olduğu için incelir sabredenin kalbi. Ahı gökleri inleticek güce ulaşır. Sabrına karşılık Allah yari olmuştur. Yari, yoldaşı Allah olandan daha güzeli var mıdır ?

Ve acılar geçer nihayetinde. Tüm belalar, musibetler geçicidir.

Hiçbir zorluk daimi değildir insanın hayatında. Allah ´Bir zorluk ile birlikte bir kolaylığı da birlikte verdiğini muştular biz insanoğluna. Acılar daha katlanılabilir olsun diye belki de.

İşte bu zorluğun yanında verilmiş bir kolaylıktır ´Alışma Hissi´ biz insanoğlu için.

Hiçbir acı, ilk gün ki gibi taze kalmaz. Herşeye alışır insanoğlu.

Alışmak olmasaydı eğer, her ayrılık, her hasret, her hüzün aynı tazeliğiyle kalsaydı hayatımızda, acılarımız büyüdükçe büyürdü ve yaşam katlanılmaz olurdu bizler için.

Şükür ki, kolay alışıyoruz herşeye..

Sevmeye, sevilmeye kolay alıştığımız gibi, ayrılıklara da kolay alışıyoruz. Birlikte yaşamaya kolay alıştığımız gibi, ayrı yaşamaya da kolay alışıyoruz. En kıymet verdiklerimizin, etrafımızdan yitip gitmesine bile alışabiliyoruz.

Her zorluğa da kolay alışılmıyor elbette. Önce kanıyor yaralarımız, acı veriyor. Sonra kabuk bağlıyor üzeri yaramızın ve sonra ilk gün ki gibi acı vermemeye başlıyor bize. Alışıyoruz nihayetinde.

Hem , Rabbimizin yoldaşlığı yanında, zorluğun da çeşitli hikmetleri vardır hayatımızda, göremediğimiz. Bazı zorluklar güç verir insanoğluna.

Zorluk ile bizi bulan dünyaya geliş süreci, düşe kalka yürümeye başlayışımız hep ardındaki kolaylıkları öğrenmemiz içindir. Bebek bilmez bunu, ancak anne bilir çocuğunun yürüyeceğini sonunda. İşte bu yüzden müsade eder çocuğunun ´taytay ´ durduğunda düşmesine.

Nasıl bebek bilmiyor ise bu düşüp kalkmasının sonunda, kendini yürüyebilmenin beklediğini, bizler de bilemiyoruz zorluğun sonunda bizi bekleyen güzellikleri.

Düşmeden yürümek öğrenilmez ! Kötü gün görmeden, iyi günün kıymeti anlaşılmaz.

Bazen Yusuf olup kuyuya düşmek gerekir, bir kervancıbaşının seni bulabilmesi için.

Ve Mısır´a Sultan olmak için, bazen hapislerde yatmak gerekir.

Rabbin affını kazanmak için bir balığın karnında sabahlamak gerekir bazen..

Bazen yetim olmak, öksüz olmak gerekir.´ Seni yetim bulup da barındırmadı mı ´ sözünün muhatabı olmak için.

Zorluk olmadıkça güç harcamaz insanoğlu. Her doğum mutlaka sancıyla gelir. Her ayrılık, bir kavuşma hissinin hazzı içindir.

Bir yap-bozun parçası gibidir zorluklar . O parçayı yerine koymadan, oluşan bütünü göremezsiniz. O parça yerine oturmadan eksiksinizdir.

Önemli olan, yap-boza, yani hayatınıza tümüyle bakıp, içerisindekilerin bir bütünü oluşturmak için olmazsa olmaz olduğunu görebilmenizdir.

Her gecenin bir sabahı vardır,

Karanlığa küsmeyip, sabırla sabahı bekleyenlere selam olsun.. !

posted under Genel, Gunce | 1 Comment »

Ve Bayram Çocuklar İçin Gelir

Ağustos31

Çocukluğumda da bayramlar vardı.

Ama benim çocukluğumun bayramlarında böyle rengarenk şekerler yoktu.

Küçük küçük lokumlar alınırdı bakkaldan, üzerindeki pudra şekeri boğazımıza kaçsa da, biz onlar ile mutlu olmayı bilirdik her zaman..

Çocuktuk…

Bir de yeni elbiselerimiz olurdu her bayram.

Kimi zaman anneciğimin diktiği, yakalı güzel elbiselerimizi baş ucumuza koyup heyecanla sabah olmasını beklerdik.

Bir de ayakkabı alınmış ise altına, bayram bizim için gelmiş demekti.

Eskiden yeni şeyleri bayramlarda giyerdik çoğunlukla. Ve o yeni kıyafetler bizler için ne çok şey ifade ederdi !

Çocuktuk…

Sabahları babamızın bayram namazından gelmesi ile, geride bırakılan bir aydır yapılmamış sabah kahvaltısı sofrası tekrar hazırlanır, içimizde tatlı bir sevinç ile ailece oturmayı beklerdik sofra başına.

Önce el öpülür, harçlıklar alınır, radyodaki Türk Sanat müziği nağmeleri eşliğinde kahvaltı yapılırdı. O Türk Sanat Müziği tınıları bugün bile çocukluğumu hatırlatır bana. Bayram kahvaltısının tadı başka hiçbir şeye benzemezdi, hayatımın en güzel kahvaltısı olurdu.

Çocuktum…

Sonra büyükler ziyaret edilir, annanemlere gidilir, büyüklerin kolonya kokulu ellerini özenle öpüp bayram harçlıklarımızı toplardık.

Ve ne zaman kolonya kokusu duysam, rahmetli anneannem düşer aklıma. Kolonya bayramların vazgeçilmeziydi, kolonya kokusu adeta annanemdi benim…Ve onun bol karabiberli yemekleri, dedemin kendi elleriyle hazırladığı tepsi kebabı özenle yenildi miydi, bayram bayram olurdu bize.

Çocuktum…

Bir çocuğu en çok heyecanlandıran şeyin şekerden ziyade bir balon olabileceğini keşfeden babam, kapımızı çalan her çocuğa rengarenk balonları dağıtırken, çocukların gözlerindeki sevinci okuyabilen bir çocuktum.

Ve o günler çok geride kaldı.

Şimdi ne evimizde kolonya kokusu, ne karabiberli tepsi kebabı…

Evimdeki envai çeşit çikolata da birşey ifade etmiyor artık benim için…

Çünkü artık çocuk değilim.

Bayram farklılaştı gözümde. Aile ve dost ziyaretinden başkaca bir özelliği olmayan, içinde bir miktar sevinç barındıran ve fakat heyecanın zerresini bile barındırmayan günler oldu benim için bayramlar…

Demek ki; Bayram çocuklar için gelirmiş.

Demek ki ; Çocuklarımız için bol bol hatıra biriktirmeliymişiz bayramlarda.

Çocuklar için bayram günleri, ömürlerinin en güzel günleri olabiliyormuş demek hala.

Bu vesile ile önce çocukların bayramı kutlu olsun.

Önce onlar sevinsinler.. Bayram onların bayramı olsun.

Her daim gülsün yüzleri..

Ve yine, hiç bitmesin horoz şekeleri…

posted under Genel, Gunce | No Comments »

Deprem Üzerine

Ağustos31

Yaklaşık bir saat öncesinde apartmanın giriş katından dışarı çıkarken hafifçe başımın döndüğünü ve sağa sola yalpaladığımı hissettim. Benden başka anormalliği hisseden oldu mu acaba diye yanımdaki insanlara baktım, herkes gayet normal görünüyordu. Hiç birşey söylemeden yoluma devam ettim.

Korktuğum, olmasından tedirginlik duyduğum şey depremin ta kendisiydi.Seneler önce Erzincan depremini bir hikaye gibi yaşayanlardan dinledikten sonra, nasıl bir şey olacağı hakkında ufak da olsa bir fikrim olmuştu. Lakin ´el elin eşeğini türkü çığırarak arar´ diye öyle güzel bir laf etmiş ki atalarımız, ya da ´ ateş düştüğü yeri yakar ´ atasözüyle öyle derin bir ifadede bulunmuşlar ki, gündemimizde olmayan, yaşamadığımız bir acıyı çok az hissedeceğimize dair en güzel sözleri onlar ifade etmişler.

Vaktiyle bir gece yarısı gözlerimi gürültü ile açtım. Sol elimi yatağın boş kalan sol tarafına koyarak şehadet getirmeye başladım. ´Eşhedu en la ilahe illallah, Ve Eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu…’’ ´

İşittiğim ses, ´ Haydi! Dışarı çıkıyoruz ! dedi. ´ Uyku ve korkunun birbirine karıştığı bir sersemlikle birlikte koşa, koşa dışarı çıktım. Hiçbir şey düşünmeden, ne olduğunu anlamadan, yalınayak, üzerime hiçbir şey almadan.. Sadece bana söylenen sözü dinleyerek dışarı atmıştım kendimi…

Dışarıda gecenin zifiri karanlığında gözlerimi açtığımda bir şeylerin ters gittiğini, büyük bir deprem yaşadığımızı, elektriklerin kesik olduğunu ve o zamanlarda henüz üç aylık olan bebeğimin kucağımda olmadığını anlamam uzun sürmedi.

Evden dışarı adeta kaçarken varlığını tamamen unuttuğum bebeğimin babasının kucağında başı aşağı bir halde duruyor olduğunu görüp rahatlamam saniyelerden bir saliseydi…

Apartman halkı da teker, teker dışarıya çıkınca herkesin birbirine hayret içerisinde bakışları, ne yaşadıklarını henüz anlamayışları, etrafta neler olup bittiğine bir anlam veremeyişleri sağa sola amaçsızca gidip gelmeleri ve ne olduğunu anlama hususunda birbirlerinden yardım istemeleriyle başladı çırpınışlarımız…

Ayaklarımızın ve üzerlerimizin çıplak olduğunu çok sonraları farkedecektik… Aracımıza girip radyoyu açtığımızda ´ İstanbul depreme teslim oldu ´ anonsu hala kulaklarımdadır.

Evet, son derece şiddetli bir deprem olmuştu. Yalova’nın merkezinde bir yerlerde, yalnızca yıldızların parladığı zifiri karanlık bir gecede deprem olduğunu ancak idrak edebilmiştik. Sağa sola gidip gelen insanlar yakınlarda birkaç apartmanın yıkıldığını söylediklerinde nihayet işin ehemmiyetini kavramış ve aklımıza yakınlarımızın emniyette olup olmadıkları gelmişti.

´Ablam´ dedim, tepede olan evleri acaba yerinde duruyor muyd,.. Oralarda toprak kaymaları olabiliyordu, acaba hayattalar mıydı?. Ya alzahimer olan annanem nasıl ve ne şekildeydi,.. Evden çıkabilmiş miydi, birileri onu dışarı çıkarabilmiş miydi?. Annem, babam emindim ki iyilerdi. Evleri yeni, 11 şiddetin deli depreme bile dayanacak kadar kuvvetli diye satılmıştı onlara.

Gitmeliydim. Duramazdım, yakınlarımın ne halde olduklarını bilmeden rahat edemezdim. Arabamıza atlayıp yola çıkmıştık nihayetinde. Allah’tan Yalova küçük şehirdi, bir yerden bir yere gitmek fazla zamanımızı almazdı. En azından biz öyle zannediyorduk.

İnsanlar sokaklara dökülmüş, kendilerini unutmuş, yakınlarının peşine düşmüştü. Gün ışımaya başlamış, işin boyutu daha bir ortaya çıkmıştı. Yolları depremde yıkılan binalar kapatmış, bir çok yol geçit vermiyor, geri döndürüyordu bizleri… Elbette bir çıkış yolu olacaktır diyerek başka yollara, oradan başka yollara girerek şehir merkezine varmamız bir hayli zaman almıştı.

Yolda insanlar bize camları açmamızı salık veriyor, bir daha deprem olur ise en azından camlardan zarar germememizi söylüyorlardı. Yanan bir binadan dolayı şehrin diğer tarafına, tüm ailemin olduğu bölgeye geçemiyorduk. Yerimizde de duramıyorduk. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Çaresiz, teslim olmuş ve Rabbimize sığınmış bize bir çıkış yolu göstermesi için dua ediyorduk.

Daha fazla arabayı ilerletemeyeceğimizi anlayınca arabadan inip yaya olarak yola devam etme kararı almıştık. Az ileride annanemi ve yengemi görmüştüm, şükürler olsun onlara bir şey olmamıştı. Sarılıp ağlaştık, annemlerden haber alıp alamadığını sordum. Bir şey demedi. Eşimin kulağına o bölgenin yerle bir olduğunu, beni götürmemesi gerektiğini söylediğini çok sonra öğrenecektim…

Zaman gelir, kabınıza sığmazsınız. Kendinizi çok güçlü hissedersiniz. Yaptığınız, yapageldiğiniz şeylerin kendi gücünüzün eseri olduğunu düşünür, kenidinizle gurur duyarsınız.

Ve zaman gelir, yaptığınız şeylerde sizin hiçbir fonksiyonunuz olmadığını anlarsınız. Aczinizi hissedersiniz. Kulluğunuzu kabul eder, mutlak otorite karşısında ne kadar ´yok´ olduğunuzu anlarsınız.

Depremi yaşadığımız gece de adeta bir hiç olduğumuzu başımıza vura vura tekrar hatırladığımız bir gece oldu bizler için..

Canın kadar sevdiğin ve hatta canından çok sevdiğin insanların hayatından endişe etmek.. Ne durumda olduklarını bilememek, herşeyi Rabbin kaza ve kaderine tekrar bırakmak.

Yollar geçit vermiyor, anamı-babamı kardeşlerimi görmeye gidemiyordum. Kucağımda üç aylık bebeğim, çıplak ayak oradan oraya koşturan yüzlerce insandan biriydim.

Nihayetinde eşimi, anne-babamı görmesi ve bizleri buluşturması için yollayabilmiştim. Ve yapabildiğim şey sadece ve sadece beklemekti. Ve bu bekleyiş ne kadar zor birşeydi. Saniyeler dakikalar içinde çoğalıyor, dakikalar saatler içinde adeta bereketleniyor, vakit bir türlü geçmek bilmiyordu.

Şehrin tam merkezinde gün ışımış, bazı gıda malzemesi satan dükkanlar hafiften yağmalanmaya başlamıştı. Çocuklar vardı aramızda ve acıkmaya başlamışlardı. O anın şartlarında yadırgadığım ve fakat böylesi bir felakette bunun kaçınılmaz olduğunu düşündüğüm bu yağmalayışın her ne olursa olsun yapılmaması gerektiğini, seneler sonra çok daha büyük bir deprem felaketine uğramalarına rağmen kendilerinin olmayan hiçbir şeye el atmayan Japonlardan öğrenicektim.

Depremi bizlerden çok daha şiddetli şekilde yaşayan Japonya´da depremden sonraki zamanlardan birinde elektrik kesintisinin insanlar markette alışveriş halindeyken kendilerini yakalaması üzerine Japonların hiçbirşey olmamış gibi ellerindeki ürünleri marketin reyonlarına bırakarak sessizce marketten çıktıklarını duymak beni hayretler içerisinde bıraktmıştı.

Sürü psikolojisi dedikleri şeyin insanların en çok çaresizlik anında ne yapacaklarını bilmeyişleri ve başkalarını taklit etmeleriyle oluşan bir durum olduğunu ve esas erdemin ne yapacağını bilmediği bir anda doğru şeyi yapabilme kabiliyeti olduğunu farkettim.

Beklemek uçsuz bucaksız bir dert gibi, beklemek zindan..

Her bekleyiş bir düğüm boğazımda, bir urgan..

Haber bekliyorum, nasıl, ne şekilde gelicek, ya da gelemeyecek olan ailemden..

Ve uzunca bir müddet sonra beklediklerim, anne-babam uzaktan gözüküyor.. Yanıma geliyorlar. Çaresiz bakışlar içinde kucaklaşıyor, ağlıyor, ağlıyoruz.

Onbir şiddetinde depreme dayanıklı diye birkaç yıl önce aldıkları evin depremin o başdöndürücü sesi ile nasıl çatırdayıp alt katların nasıl hemzemin olduğunu dinliyorum.

Babacığımın düşen dolapları, devrilen eşyaları görünce çaresizce nasıl annemi korumaya çalıştığını, kırılan cam sesleri, yıkılan duvarlar, çığlıklar ve birden sessizleşen bedenler karşısında ne yapacaklarını bilemediklerini ..

Deprem bittikten sonra anneciğimin dakikalarca karanlıkta başötüsünü aradığını, kardeşimin yanlarına geldiğini ve çıkmak için kapıyı açmaya çalıştıklarında kapının sıkışmış olduğunu, çıkabilmek için epeyce mücadele ettiklerini..

Sonra kapıyı bir şekilde açtıklarını ve alt kattan direk dışarı çıktıklarını, alttaki üç katın yıkıldığını, yıkıkların arasından insan sesleri duyulduğunu, ne yapacaklarını bilemediklerini..

Tamamıyla bir şok anı. Ne yapacağını bilememek hissi, neler olduğunu anlayamamak, aklın akilliğini yitirişi adeta. Sonra gerçeklerin bir tokat gibi vurması insanın yüzüne. Kendilerine geldiklerinde yavrularının, yani bizim peşimize düşmeleri..

Şükürler olsun, biz kucaklaştık kucaklaşmasına da..

Bekar evim, güzel geniş salonlu dillere destan mesa siteleri, onlarca kişinin mezarı oldu. Seke seke, küçük eteğini bir o yana, bir bu yana savuran o tatlı kız.. On parmağında on marifet, kahkahası hepimizi şenlendiren sevgili Gülşen teyzem.. Kendisinden yabancı dil öğrendiğim, güler yüzüyle yüreklerimizi ısıtan sevgili Betül Hocam, üç tatlı çocuğu, eşi.. Hepsi o sitelerin altında belki ne olduğunu anlayamadan belki de saatler sonra kimbilir.. Ayrıldılar aramızdan..

Enkazdan sağ çıkan komşularımız da oldu tabi. Enkazda kaldığı saatlerde komşu kızının ağlayışını duyduğunu, annesinin ağlama yavrum dediğini söyleyen komşumuzun sözleri yüreklerimizi acıttı.

Sonraki günler malum…

Siren sesi, helikopter sesi.. ´Sesimi duyan varmı´ sesi.. Ağlama sesi.. Hepsi birbirine karıştı. Ölü kokusu sindi şehrin tepesine. Ölü kokmasın diye şehir bol bol kireç kokturuldu. Şehir ağladı. Şehir zindanlaştı. Yine ateş düştüğü yeri yaktı ve yanan yüreklerin sayısı malesef ki şehrin çoğunluğunu oluşturmaktaydı.

Başımızın üzerindeki dam artık kabustu bizim için. Günlerce evlerimize giremedik, yuvamız, evimiz, kapımız penceremiz artık düşmanımızdı. Arabalarda, çadırlarda, yıldızların altında günler, geceler geçirdik.

Ve sonra büyüdüğümüz şehirden, ölü kokan şehirden, feryat figan koparan Yalova´dan bir süreliğine uzaklaştık. Yollarda cenaze arabaları, tabutlar arkadaşlık etti bize..

Aradan yıllar geçti.

Unuttuk.

Elbette yine korkuyoruz depremden, aynı şeyleri tekrar yaşamaktan. Ama artık aklımıza daha az aralıklarla geliyor deprem. Unutmanın da yerine göre, verilmiş nimetlerin büyüklerinden olduğunu idrak ettik. Yoksa bu çatı altına, bu yuva mı yoksa mezar mı olduğunu uzun süre düşündüğümüz evlerimizin içine bir daha girebilir miydik..

Bu acıları bizler dhil kimseye tekrar yaşatmaması için Rabbime dua ediyorum. Ölümün de yaşam kadar normal olduğunu, ecelin bizi her nerede olursak olalım bulacağını da biliyorum. 17 Ağustos gecesi hayatını yitiren insanların üzerine olsun Rabbimin rahmeti. Ve Rahmetiyle kuşatsın tüm ölmüşlerimizi.

posted under Genel, Gunce | 1 Comment »

Leblebi Tozu Tadinda Cocuklugum

Eylül21

 

    Ben cocukken hic oyuncak bir arabaya sahip olup olmadigimi .. sordu kizim. Olmadigimi soyleyince de , elindeki pembe oyuncak arabasini benim cocukluguma hediye etti. Her ne kadar, benim cocukluk donemim artik gecti, bunun bir faydasi olmaz dediysem de, israrla benim cocukluguma hediye etti pembe arabasini, uzuldu benim icin. Uzuldu cocuklugumda oyuncak bir arabam olmadigi icin.

 Dusundum sonra, cocuk mantigi ne kadar da temiz.. Otuz yasimda, cocugumdan hem de cocuklugumda sahip olmadigim bir oyuncagi hediye almak..  Hosuma gitmisti.

 Sonra dusundum, bu zamanin imkanlarini cocukluguma hediye edicek olsam neleri secerdim diye..

 Gecen gun komsuda oynadiklari wii ye sahip olmak icin uykulari  kacan kizimi dusundum.. Yine dondum cocukluguma, bizim zamanimizda da wii olsa miydi ?

 O zaman da en sevdigim oyuncagim kagit bebeklerim olurmuydu acaba ?  O zaman en sevdigim oyun arkadasim ablamla da oynarmiydim bu kadar ?  Sokaga cikip ip atlamak icin saatin bes olmasini o kadar hasretle beklermiydim ?

 Oyle ya, bizim zamanimizda wii bir yana, henuz atari bile cikmamisti. Teknoloji oklarini cocuklara dogrultmamisti henuz. Teknolojinin en buyuk atagi, siyah-beyaz televizyondu bizim zamanimizda. Ve sabah istiklal marsi ile baslar, aksam ise ” Televizyonunuzu kapatmayi unutmayiniz ” ile biterdi. Ve cogunlukla istedigimiz zaman istedigimizi izleme hakkina sahip olmamistik.  Zaten televizyon demek, iki TRT kanali demekti o zaman.  Televizyonun siyah-beyaz zamaninda cocuktuk ve birer uzaktan kumanda idik biz :)

 Biz cocukken teknoloji yoktu. Ama oyalanacak cok seyimiz vardi. Simdiki cocuklar gibi arkadaslarimiza Facebooktan mesaj atmak yerine gidip  kapilarini calar, adam gibi dikilirdik karsilarina. Arkadaslarimizi sokaga cagirir, ustumuz basimiz kirleninceye kadar oynardik..

 Teknoloji bizi yanlizlastirmamisti henuz. Kisisellesmemistik.  Sosyaldik.. 

 Ilk elektronigim, 11 yasimda sahip oldugum pilli radyom idi. O radyoyu oraya buraya goturup frekans ayari yapmak, anteninin yonunu bir oraya bir buraya dogrultmak ne buyuk bir keyifti benim icin ! 

  Iste ondan sonraki teknoloji  yumagi aglarini oyle  hizli ordu ki, yetismesi hayli zordu. Atari ile 13 yaslarimda tanistim. Super Marionun tum hamlelerini ezbere biliyordum artik..

 Sonra eve bir bilgisayar alindi. Ama kimselerde henuz olmayan o bilgisayarin basina oyle keyfi zamanlarda gecmek pek kolay degildi ilk baslarda. Bilgisayar, bilgi edinmek icindi o zamanlar. Internetten Tv izlemek, radyo dinlemek, msn den webcam acmak yoktu o zamanlar henuz.. Hatta  bilgisayar olmasina ragmen internet diye birsey henuz hayal bile edilemezdi.

  Dolayisiyla cogulcu kisilikten ” kisisel” e gecmemistik biz cocukken. Birsey yapildimi hep birlikte yapilir, hep birlikte masaya oturulur, yemek yenir, meyve yenir, cay icilirdi.. 

  Ozenle ablamin hayati paylasilirdi.:)  Onun arkadaslariyla oynanir, onun dogum gunu partilerine gidilir, “buyuk’ olmaya ozenilirdi.

  Bugun ” I phone istiyorum anne ” diyen 11 yasindaki kizimin aksine, birsey istedigimi anne-babamdan hatirlamiyorum hic.. Istesem bile isteklerimin bir Iphone kadar buyuk oldugunu hic sanmiyorum.

  Eger simdi tum bu teknoloji cilginligina ragmen birsey hediye etmek isteseydim cocukluguma.. Dusunuyorum da , hic bir sey hediye etmezdim..

   Etseydim, biraz daha kagit bebek, biraz daha leblebi tozu, biraz daha acikta satilan  gofret tadi  hediye ederdim..

  Biraz daha Iznik golu kiyisinda piknik, biraz daha bisiklet tepesinde tur atma, biraz daha ablamla vakit gecirme, biraz daha ablamin arkadaslariyla ip atlarken “sutten olma”  hediye ederdim..

 Tekolojini cocuklugumu calmadi.  Wii siz, Laptopsuz, , Iphonsuz gecti.. Ama cocukluk tadinda gecti cocuklugum.. 

 Cocuktum, ufaciktim, top oynayip aciktim…

 Varsin otuz yasinda pembe bir arabam olsun..  Teknolojiden yoksun ama bir o kadar mutlu gecmis benim cocuklugum.  Keske birileri bu teknoloji cilginligina dur dese de daha cok yanlizlasmasa cocuklarimiz.. Keske cocuklarimiz da bizim gibi cocuk tadinda yasasalar cocukluklarini..  Keske hic bitmese horoz sekerleri..

 Kalin Saglicakla..

posted under Genel, Gunce | 8 Comments »

Ferah (dugun) torenleri

Mayıs24

 

 

 Toplumlarin yasayis kulturlerini yansitan en onemli ozelliklerinden biri de elbette dugunleridir.  Cok yakin kulture sahip olunsa da  dugunler yasanilan bolgelere gore bile farklilik gosterebiliyor.Ben de davet edildigim dugunlere bir misafirden cok, bir kultur gozlemcisi olarak gidiyorum.

  Katildigim dugunlerin Turkiye’de gordugum dugunlerden hayli farkli oldugunu soylemekle baslayayim. Hatta ayni sehirde katildigim uc dugunun ucu de birbirinden o kadar farkliydi ki !  Ucunun de ortak tek ozelligi vardi o da  sadece , dugun saatleri. Dugunler burada gece 22 – 23 saatlerinde basliyor ve sabah  5 e kadar devam ediyor.

 Ilk katildigim dugunde damat Suriye’li, gelin Suudi idi. Ikincisinde damadin annesi Turk, babasi Suudi, gelin Suriye’li, Ucuncusunde ise gelinin annesi Turk, babasi Suudi, damat ise Yemen’li idi.

  Gecenin bir vaktinde dugunmu olur dediginizi duyar gibiyim, oluyor. Ustelik buradaki dugunlere cocuklar da gelmiyorlar, ortaliklarda kosturan cocuklara rastlamak mumkun degil.

  Burada hanimlar her ne kadar disarida tesetturlu, peceli, ve hatta bazilari eldivenli olsa dahi, kadin kadina olduklarinda da bir o kadar rahat giyiniyorlar.  Turkiye’deki muhafazakar kesimin bakis acisi ve yasam tarzi ile cok farklilar bu noktada.

 Hal boyleyken, dugunlerde giyinilen kiyafetleri tahayyul etmek zor olmasa gerek. Her turden abiye kiyafet, sikir sikir gece elbiseleri, ve Turkiye’deki dindar kesimin aslaaa giymeyecekleri turden her turlu kiyafeti giyiliyor.  

 Kardesim buraya ilk geldiginde vitrinlerdeki derin dekolteli kiyafetleri gorunce sasirmis , ” abla bunlari burada gercekten giyiyorlarmi ? ” demisti.

 Kiyafet konusunda alabildigine serbest olsalar dahi, muzik konusunda bir olculeri oldugunu soylemek mumkun. Cok muhafazakar insanlarin da dugune geliceklerini dusunerek pop tarzi muzikten kaciniyorlar. Elbette Turkiye’deki muhafazakar kesimden farkli bir bakis acisi oldugunu soylemistim, pop muzik koymasalar da, dugun demek elbette eglence demek onlara gore. Bu sebeple cagirdikleri bayan Dj dugunde kendi kulturlerine ait parcalar seslendiriyor ve bu muzige arkada tef calan hanimlar eslik ediyor.

  Dugunler , muzigin baslamasiyla basliyor. Ama gelin henuz dugune tesrif etmemis oluyor.

  Muzik olur da dans eden, amiyane tabirle oynayan  bayanlar olmaz mi, elbette olur.  Iste benim sok yasadigim yer de tam da burasi :)

  Oncelikle bu tarz bir muzigi hayatinizda duymamissinizdir. Insanin kulagini tirmalayan bir tini adeta, boyle bir tinida kalkip oynamak bir yana, salonu terketmek istiyorsunuz.

 Oynayan hanimlarin da oynamalari o kadar farkli ki, boyle bir oynamayi hayatinizda gordugunuzu sanmam yine. Tarif etsem, tarif de edemem. Sadece kucuk adimlar ile ust bedenleri sallanarak yapilan bir raks diyebilirim sadece. Muzik ve oynayan hanimlari izlerken, bu hanimlar ile ayni dunyada yasadiginiza sasarsiniz, onlar mi, yoksa ben mi uzaydan geldim diye dusunursunuz, o kadar tuhaf yani ! :)

 Gece saat 4 u buldugunda butun  hanimlar abayelerini giyiyorlar , cunku gelin ve damadin salona tesrif etme vakti geliyor.

 Baba ve anneleri nezaretinde dugune giren gelin ve damat, guzel bir muzik ile birlikte ust katin koridorundan gelenleri selamliyor . Birbirlerine cicekler verip, dans ediyorlar .. Kisacasi kucuk bir sow yapiyorlar. Arzuya gore aile buyukleri de yanlarina geliyor, burada tokalasma ve opusme fasli yasaniyor.

 Sonra ust katin koridorundan, merdivene dogru son derece agir adimlar ile ilerlerliyorlar. Gelinligin kuyrugunu tutan nedimeler esliginde alt salondaki sahneye dogru adim atiyorlar..

  Sahneye ulasinca yine bir opusme ve dans fasli eslik ediyor. Turkiye’de olsa bunca kadinin icine damadi sokmak imkansizdir diye dusunmemek mumkun degil .

 Gozlemledigim uc dugunde de gelinlerin alabildigine rahat oluslari dikkatimi cekti. Gelin oynamaz, gelin gulmez, gelin kiritmaz sozcuklerinin de sadece biz Turklere ozel oldugunu dusundum :)

 Merasim sonucunda saat sabahin besinde gelin ve damat salondan cikiyor, geneli acik bufe olan yemek, ikram merasimi basliyor. 

 Ilk katildigim dugun burada imparatorice salonu diye tasvir edilen oldukca luks bir salonda olmustu, tum yiyecekler  yaklasik 100 cesit vardi sanirim, ikincisi daha da mutevazi, ucuncusu daha da mutevazi idi. Ikramda buraya has yemekler, elbette etli buhara pilavi, cesit cesit pilavlar , etli yemekler,  mezeler, icecekler ve envai cesit tatlilar..

 Sabahin besinde eve donus vakti geliyor , ne yazik ki sabah olunca tum bu egzotik buyu bozulacak ve  ben pamuk prenseslikten kul kedisi – lige coktaan donmus olacagim .. :)

 Kalin saglicakla.

posted under Genel | 2 Comments »

Son ziyaret

Mayıs2

 

  Yazilara basliklarini  sonradan atiyorum  hep, yazi bittigi zaman. Isin kotu tarafi bu yaziya nasil baslayacagimi da bilmiyorum, nasil bitirecegimi de..

 Onceki yazilarim bir arkadas tarafindan Cidde’de birkac mail grubunda  paylasilmisti. Bunun uzerine hastamiz Ali Bey’in durumundan haberdar olan, olmak isteyen  pek cok kisi aradi, sordu. Dertlerini dertlendiklerimizin dertlerini bizimle paylastilar..

 Allah Ali Bey’in yolunu oyle cok acti, oyle kolayliklar cikardi ki karsisina, simdiye kadar olan tedavi islemleri, sigorta, pasaport islemleri, herseyi cok rast gitti. Ama elbette hersey Allah’in elinde.  Allahim sifa vermeyince olmuyor. Olamiyor..

  Bugun son kez Ali Bey’in evine gittik. Hastaneden cikmisti, cikarilmisti. Onceki yazilarimi okuduktan sonra esyalarini bu aileye hayrolarak bagislayan arkadasin vermis oldugu yatakta yatiyordu, hatta bu yatakta gecirecegi son bes gununu yasiyordu..

  Cunku artik kendisi, sagligi icin yapilacak hicbirsey kalmamisti. Doktorlar mesanesindeki urun alindigi ve alinmadigi takdirde degisen hicbirsey olmayacagini soyleyerek ameliyattan vazgecmislerdi. Doktorlarin tavsiyesi, hastanin biran once Turkiye’ye gitmesiydi. Ama ne var ki Ali Bey Turkiye’ye gitmeyi hic ama hic istemiyordu. Kendisine bu ogutte bulunanlar ile kavga etme pahasina da olsa istemiyordu. Istemese de, ortada bir hakikat vardi, ALi Beyin tedavisi sonlandirilmisti, calisamayacakti, Cidde’de kalmasinin da hicbir manasi yoktu.. Gel zaman git zaman gercekleri kendisi de kavramis, Turkiye’ye gitmeye ikna olmustu..

  Bugun son kez evine gittik.. Ucak biletlerini teslim ettik, iyi yolculuklar diledik.. Bazen cumle kurmak ne kadar da zor oluyor ! Bazen yuregini avuclari icine aliyor insan, yuregini kendi elleriyle sikiyor. Bazen bir cocugun gozlerindeki sevinci gorunce herseyin manasini yitiriyor insan.. Cocuklugun ne buyuk sans oldugu ve ne buyuk  sanssizlik oldugunu dusunuyor..

 Yeni esyalari evlerine ne kadar da yakismisti ! O eski esyalar evden cikmis ve guzelim esyalari, sicacik bir yuvasi olmustu Fadime hanimin.. Kimbilir ne kadar da sevinmisti belki o esyalar icin..

 Butun bu sevincleri, saskinliklari geride birakmak icin son bes gun..

 Turkiye’de kimsesi olmadigini soyleyen Ali Bey, bundan sonra ne yapar, o sismis ayagi ile Kayseri’ye kadar nasil gider.. Ve o iflas etmis bedeni ile ne kadar yasar bilmiyorum.

 Tek bildigim, o piril piril cocuklarini, herseye ragmen o mahcup genc bayanin yuzundeki mutebessimligi ve ben giderken arkamdan el sallayan minik yavrunun tatliligini belki bir omur unutamayacak olmam..

 Bes gun sonra evlerinin isiklari sonecek. 

 Bilinmeyen bir hayata dogru yol alacaklar.. ve bu hayatlarinda kendilerini nelerin bekledigini ise sadece Allah biliyor. Allahim elbette bizlerden cok daha merhametlidir. Onlar icin bir yol tayin ettigi muhakkak. Merhametlilerin en merhametlisine emanet olsunlar, gule gule degil belki, ama hayir ile gitsinler.. Rabbim ellerinden tutsun..

 Amin..

posted under Genel | 5 Comments »
Page 1 of 3123